Taş Devri'nde dünyayı keşfeden ilk insanların kamp ateşlerini takip ederek gezegenimizde yürüdükçe dayanıklı ilk öncülerin sahip olduklarıyla karşılaştırıldığında muazzam olan emrimdeki teknolojik avantajların yoğun bir şekilde farkına varıyorum: ibuprofen, GPS ile seyrüsefer, Vibram tabanları ve dondurma.
Dondurma hayattır.
Meksika'nın iç bölgelerinde itilen arabalarda satılan helados (dondurma) ile büyüdüm. Her suçlu endorfine hizmet eden, çocukluğumun eskimiş paleteros’u (itilen arabaları), işportada pornografik çizgi romanların ve sigaraların yanında satılan sıradan çilek külahı ve limon buzu stokları. Dünya boyunca bitmez tükenmez yaya yolculuğunda, soğuk ve yüksek kalorili bu yiyecek, tezat içinde, gelgeç bir ödül ortaya koymakta. Bazı yerlerde sadece bir serap: Etiyopya’nın Afar üçgeninde hiç bulunmuyor (ortalama yaz sıcaklığı 51.5 ⁰C) ve Türkiye’de büyük ölçüde baklava ile ikame edilmiş. Ama eski Sovyet bölgesinde –Sovyetler saldırı tüfeği ve dondurmanın endüstriyel üretiminde ustaydılar- cennette yürüyordum.
"Astarojna! Marojenaye!" diye sesleniyordum, ne zaman Orta Asya'nın Kızıl Kum çölünde herhangi bir köye yaklaşsak, Özbek yürüyüş ortağım Aziz Halmuradov'a: "Dikkat! Dondurma!" Rusçası budalaca kafiyeliydi.
Böylece dondurma varış noktası haline geldi.
En eski dondurmanın tarihi – Batı merkezli tarihe göre – İ.Ö. 4. yüzyılda bal serpilmiş kar ile iştahını fethetmiş olan Büyük İskender’e dayanır. Ama bu evrensel ziyafetin kökeninin daha doğru olan hikâyesi, benzer pek çok hikâyede olduğu gibi, Çin’de başlamış olmalı. 2.200 yıl önce Çinli aşçılar pirinç ve sütün bir karışımını dondurarak kaymak kıvamında bir tatlı keşfetmişlerdi. İ.S. 7. yüzyılda hükümdar Tang Shang, donmuş manda sütü ile kâfur karışımının hazırlanmasına yardım etmek için 94 buz toplayıcısını emrinde çalıştırıyordu. Devletin bu önceliği yüzünden aklıma Wallace Stevens’ın şiiri gelmeden edemiyorum:
Büyük puroları saran adamı çağırın, Kaslı olanı ve ona çırpma emrini verin Mutfak kâselerinde şehvetli kesilmiş sütü. Haspalar aylaklık etsinler giyerek Alışık oldukları elbiseleri ve oğlanlar Getirsinler geçen ayın gazetesine sarılı çiçekleri. Hayat yüzeyselin sonu olsun. Tek imparator dondurmanın imparatorudur.
Bugün yaz vakti Hindistan'ının sıkıntılı kahverengi sıcak dalgalarının arasında yorgun argın yürüyorum. Gene de neşeyle çevrilmişim: Hintliler dondurmaya derinden bağımlılar.
Ağır ağır asfalttan ne kadar uzağa yürürsem yürüyeyim – uzaklarda bir yerde, dökülmüş mesafelerde parıldayan, kavrulmuş tozlardan tarlalar boyunca kıvrılan veya geçen mevsimin buğday saplarından oluşan ölü anızlar arasında zıplayarak giden hayat kurtarıcı dondurma satıcısı bisikletini sürer. Başına kaba saba bir atkı bağlanmıştır. Elleri, peepli ağacının kökleri kadar sert ve kıvrımlı. Bisikletine kayışla bağlanmış demir soğutucunun ağır kapağını açtığında: tatlı, buzlu bir esinti. Doğrudur, vanilya, lezzetlerin en uyumlusu, genellikle tek malıdır. Hiç çikolata yok. Ama iş görür. Fiyatı: 10 rupi, yaklaşık 15 sent.
"Hayır, hayır, sen al," diye ısrar ediyor yürüyüş ortağım, Arati Kumar Rao, eriyen külahı bana vererek.
Kumar Rao bir çevreci, biyoloji alanında uzman. Sıcak iklimlerde sütün hızlı bozulabileceğini bilir. Yürüyüşçüler kadar mikroorganizamların da dondurmanın keyfini çıkardığını bilir.
Külâhtan damlayan damlalara dikkatle bakıyorum. Kumar Rao'ya bakışlarımı çeviriyorum. Çevremizde Hindistan'ın tarlaları beyaz sıcak güneşin altında yanıyor. Kalbim bomboş.
