“Katırımızı nasıl buldun?” diye soruyorum Deniz Kılıç’a.
“Taksi şoförü.”
“Taksi şoförüne mi sordun katır nerden alınır diye?”
“Daha önce hiç katır satın almadım. Katırlar hakkında hiç bir şey bilmiyorum. Nereden katır alınır? Kim bilir? O yüzden beni havaalanından getiren taksi şoförüne sordum. Ona dedim ki, “Gülme, bu ciddi, burada nerden katır satın alabilirim?’”
Kılıç Ön Asya’daki yürüyüş partnerim.
Mersin’de buluşuyoruz, Türkiye’nin güneydoğusunda büyük bir endüstriyel liman. Kıbrıs’tan gelen bir feribottan inmiştim. Kılıç da iki e-posta ve bir uzak mesafe telefon görüşmesi sonrası, Anadolu’yu geçerken bana eşlik etmeyi kabul edip bana katıldı. Beraberce Türkiye’nin Asya üzerinde yayılan kalbinde 900-1000km’lik bir mesafeyi yayan kat edeceğiz.
“Deli deliyi çeker” diyor.
Kılıç profesyonel turist rehberi, durmak bilmez bir dünya gezgini. (Eşi Elif’le beraber motosiklet üzerinde 29 ülke geçmiş.) Bodrum’da yaşıyor, Türkiye’nin Avrupai batı sahillerinde bir turist beldesi. Ancak aynı zamanda Türkiye’nin %90’nını oluşturan ve pek az ziyaret edilen kırsal Anadolu topraklarıyla da gurur duyuyor. Homer’in İlyada’da ölümsüzleştirdiği Truvalılar da Anadoluluydu diye bilgilendiriyor beni Kılıç. Noel Baba adıyla popülerleşen tarihi Aziz Nikola da… (4. yy’da yaşamış olan bu aziz çocukların ve gemicilerin koruyucusuydu, 1.60 boyundaydı ve burnu çarpıktı.) Günümüzde dünyada konuşulan Hint-Avrupa dillerinin temelleri de Anadolu’ya uzanıyor. Anadolu’nun göçebe halkları tarımı ilk icat eden insanlar arasında. Tarihleri karmaşık ve dipsiz bir kuyu gibi. Kılıç hergün sanat eserlerine basarak ilerleyeceğimizi soyluyor. Üstelik Anadolular, gerçek Türkler, farklı kökenlerden gelen zor koşullara dayanaklı bozkır insanları. Kılıç onların savunucusu. Fikirleri sağlam, yaratıcılıgı sınır tanımıyor. Aptallara dayanamıyor: onlara “dahiler” diyor.
“Ağustosta yürümek berbat olacak. Hangi dahi planladı bunu?”
“Ben.”
“İyiymis.”
Tarla yollarının arasından katırımızı çekiyoruz. (350$’lık faturasına göre katırımız da tarihi: 22 yaşında. Daha sonra tekrar ondan bahsedeceğim.) Tozlu İran platosuna, kehribar renkli gün doğumlarına doğru yorgun argın yürüyoruz. Eriyen öğleden sonralarının içinden, sıcak dalgalarını karıştırarak ilerliyoruz. Toros Dağlarının eteklerine tırmanmaya başlıyoruz. Kurumuş ayçiçeği tarlalarının arasından geçiyoruz yavaş yavaş. Elle çekilen kuyuların yanından. Kilikya Ovasının buharlaşan topraklarına doğru iniyoruz. Burası belki de dünyanın en eski daimi tarım arazilerinden biri. Köy evlerinin damlarında uyuyoruz.
Güneydoğuda milyonlarca aile hala açık havada rüya görüyorlar.
Yaz günleri bir kazan gibi. Toprak ayaklarınızın altında cızırdıyor. Biraz ötedeki Akdeniz’den gelen nem boğucu: Ciğerleri tıkıyor; cildi terle kurutuyor. Ama gün batımıyla beraber çiftçilerin düz damları üzerinde bölgenin gizli kalmış yönleri ortaya çıkıyor: bir rüzgar dokunuşu, ısıda ufak bir düşüş, rahatlatıcı bir vahaya çeviriyor damları. Anadolular kuşlar gibi. Bütün gün tarlalarda çalıştıktan sonra evlerinin tepesinde tünekliyorlar. Yerden 7 ila 10 metre yüksekte, bez döşeklere uzanıyorlar. (Türkiye’nin kırsalındaki evler genelde iki ya da üç katlı.) . Çaylarını yudumlayarak su depoları, televizyon antenleri ve havadar çamaşır ipleri arasından eski mi eski dünyalarını izliyorlar. Dam üstlerinde yoğurt, köfte ve karpuzla piknik yapıyorlar. Yıldızlar altında söyleşiyor ve sevişiyorlar. Bir ev ötedeki komşular da ayni ritüelleri tekrar ediyor. Yerleşik düzende kamp yapmak, açık hava yaşantısından kalmış bir alışkanlık ve Anadolu’da Taş Devrinden beri sürdürülegelmiş. Avcı toplayıcı düzenin bir yankısı, Afrika’dan Plaistosen dönem izlerini sürdüğüm insanlardan bize uzanan bir ses.
“Köyler yok oluyor diyor” Sami Gortuk isimli bir çiftçi. “Devlet bize ucuz mazot veriyor. Ucuz tohum veriyor. Traktorlerimiz icin kredi veriyor. Ama çocuklarımız Mersin’e Adana’ya gidiyor iş için.”
Gençler Anadolu’daki gökyüzünü terk ediyorlar. Şehirde sadece fakirler açık havada uyurlar.
Şalvar ve terlik giymiş Gortuk ve esi Hayırlı, katırımıza bir kova küspe getiriyorlar. Bizi çatıya çıkarıyorlar. Çanak çanak fasulye güveci dolu bir sofra seriyorlar. Elektronik aletlerimizi şarj edebilmemiz için kablolar çıkarıyorlar. Hiç tanımıyorlar bizi. Bu cömertlik, karşılık beklemeden gösterilen iyi kalplilik bütün yolumuz boyunca takip ediyor bizi. Anadolu köylüleri dünyanın en misafirperver insanları.
Kana boğulmuş bu topraklarda bizi mutlu eden bir sürpriz bu.
Türkiye’nin doğusundaki topraklar sadece Avrupa ve Asya arasındaki stratejik bir koridor değil.Tarihin dönüm noktası. 6000 yıldan uzun bir süre değişik uygarlıklar bu plato üzerinde vahşice ileri geri savrulup durmuş. Silahlı göçe zorlanmalar, işgaller, ele geçirmeler, fetihler, geri çekilmeler. Anadolu üzerine yazılmış kitaplarda birçok varyasyonla ayni anlatıyı bulmak mümkün: “ve yeni bir göç dalgasıyla Hint-Avrupa kökenli akıncılar bu toprakları ele geçirdi.”
Sebep bu toprakların verimliliği. Çünkü batıya doğru dört denize açılıyor: Karadeniz, Ege, Marmara ve Akdeniz. Çünkü Anadolu’nun büyük kısmı düzlük ve savunulması imkansız.
“Bir topluluğun tarlalarının bittiği yerde başka bir topluluğun tarlaları başlıyordu.”, Robert D. Kaplan, The Revenge of Geography: What the Map Tells Us About Coming Conflicts and the Battle Against Fate. “Savaşlar kronik olmaya başladı çünkü sınır anlaşmazlıklarını çözümleyecek ya da su kaynaklarını adilce dağıtabilecek bir merkezi otorite yoktu.”
Akadlar ve Asurlular Anadolu’yu sahiplendiler. Sonra da Anadolu’nun yerlileri Hititler yönetti bu toprakları, 3500 yıllık yasal düzen, toprak tabletler üzerine kazınmış kararnamelere dayanıyordu. “Her kim bir diğerinin burnunu ısırırsa ona 40 gümüş sakel öder” de bunlara dahil. Sonra Frigler ele geçirdi Anadolu’yu. Onları İskitler, Yunanlılar, Yeni Asurlular, Persler, Ermeniler, Makedonyalılar, Selevkoslular, Parthialilar ve Sasaniler takip etti. Roma orduları taştan yollar üzerinden Fırat’a kadar yürüdüler. Hristiyanlık onları Bizanslılara dönüştürdü. Ardından İslamiyetin yeşil bayrağını taşıyan Arap orduları geldi. Selçukluların fetihleri ve Anadolu Sultanlıkları bu seferde doğudan atlar üzerinde dörtnala gelen çarpık bacaklı istilacılara, Moğollara karşi koyamadı. Daha sonra Osmanlılar neredeyse 600 yıla varan bir süreklilikle iktidar olabildiler. Onların yaşlı, çokuluslu sultanlığı, Avrupa’nın “hasta adamı” 1. Dünya Savaşı sonrasında parçalandı. Avrupalılar, Anadolu’nun parçalarını kapışmaya hazırdı, ancak Türkler savaşıp karşı koymaya başladı. Modern Türkiye, burada etnik temizliğin vahşi spazmları arasında doğdu. (Hristiyan Ermeniler, Yunanlılar, Suryaniler öldürüldü ve göçe zorlandı; Müslüman Bosnalılar, Arnavutlar ve Bulgarlar da Osmanlı sınırları ötesinde benzer kaderlerinden kaçarak buraya yerleşti). Sadece 90 yıl önce, smokine düşkün radikal bir general, Mustafa Kemal Atatürk, bu sıkıntılı ülkeyi batmaktan kurtarıp modernliğe taşıdı. Şeriatı yasakladı, hilafeti kaldırdı, kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdi ve Türk erkeklerini mahpus korkusuyla fesleri yerine modern fotur şapka takmaya ikna etti. (Şapka Kanunu, 1925)
Cennetten Çıkış Yürüyüşü de tarihi Anadolu topraklarından, bu dönüm noktası üzerinden doğuya açılacak. Gelecek iki belki üç yıl boyunca Çin’e doğru yürümeye devam edeceğim.
Deniz Kılıç’la beraber yön bulmak için köylerin minarelerini kullanarak ilerliyoruz.
Öğle güneşi gözlerimizi kör ederken, sıcakta değişen ezan seslerinin kızgın güneş altında buharlasan yankıları üzerinden yerimizi belirliyoruz.
1900 yıllık Korint sütun başlıklarının kahve masası olarak kullanıldığı arka bahçelerin yanından geçiyoruz. Buğulu cam buzdolaplarında “Chat Cola” satan yeni OPET istasyonları arkamızda kalıyor. Eski yorgun kireçtaşı camiler, ki yarim yüzyıl önce kiliseymişler, ondan önce de sinagog. Demir Cağı seramik parçacıklarıyla dolu kumsallardan geçiyoruz. İncirlik’ teki Amerikan üssünden havalanan KC-135 jetlerinin ürkütücü gölgelerinin altında (Irak’a doğru firlamışlardı ok gibi) Ve yüzlerce yaşlı Anadolu erkeği tahta sandalyeler üzerinde köy meydanında hiç bitmeyecek okey oyunlarında taş vururken yürümeye devam ediyoruz.
“Niye yapıyorsunuz bunu?” diye sordu bir tanesi. Avuçlarını göğe doğru çevirdi merakla.
“Sen neden gün be gün burada oturup okey oynuyorsun?” diye sordum bunun üzerine.
“Bilmem.”
